günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2016 Cumartesi

Bayan Nobody-3 Soruların Filizlenmesi

Yeni sıra arkadaşım Bay BendenFarklı cidden adının hakkını veriyordu. Onu biraz tanıtacak olursam eğer, dışarıdan bakıldığında çok sessiz, sakin ve uysal bir görünüm verir. Oysa görünümün gerçek ile hiçbir alakası yok. Zaten insanlar hakkında oldum olası yanılmışımdır, dışarıdan bakıldığında kişinin nasıl biri olduğunu algılamam oldukça zordur. Ve Bay BendenFarklı da bu konuda çoğu insanı yanıltabilecek bir kişiliğe sahip. Bana gelince insanların yaşları konusunda bile sadece yaş aralığı verebilirim, net söylediğimde genelde hataya düşerim. Fazlasıyla kötü bir gözlemci olduğum kanaatine varılabilir buradan yola çıkarak. Özellikle hayatımın o dönemini koyu bir perdenin arkasından yaşadığım varsayılırsa mazur görülebilir belki bu durum. Sıra arkadaşımla kaynaşmamız çok uzun sürmedi. Çoğu konuda söyleyecek şeyleri olan, samimi olduğu insanlarla her şart altında bir sohbet açmayı becerebilen bir insandı. Samimi olmadıklarıyla da gayet iyi geçinebiliyor, düşüncelerini karşıdaki kabul etmese bile net bir özgüven ve mantıklı açıklamalar ile ifade ediyordu.
Sınıftaki genel olarak sessizliğe dayalı ruh hali yavaş yavaş kaybolmaya ve yerini muhabbetlere, kahkahalara bırakmaya başlamıştı. Ben ise hala değişime ayak uydurmaya çalışıyordum, yeni insanlar ile tanışmanın verdiği heyecan ve eski arkadaşlıklar ile aradaki bağı devam etme isteği üzerimdeydi. Sık sık ilkokuldaki en yakın arkadaşım ile mesajlaşıp birbirimizi ne kadar özlediğimizi söylüyorduk. O arkadaşım ve ben bambaşka çevredeki, bambaşka liselere gitmiştik. Hem yol yakınlığı, hem de eğitim, kafa ve görüş yakınlığı olarak… Eski sınıfımdaki diğer herkes ise ilkokula en yakın düz liseye gitmişti ve herkes birlikteydi. Onları bir ara ziyaret etme düşüncesi yavaş yavaş filizlenmeye başlamıştı, çünkü o güne kadar dışarıda oturup bir şeyler yapmak gibi bir alışkanlığımız hiç olmamıştı. Bu konuda ne onlarda ne de bende böyle bir istek vardı. Sanki arkadaşlar ile yalnızca okulda görüşülebilineceğini düşünüyorduk.

Ders aralarında okulun ilk günlerinde tanışıp aramın iyi olduğu Bayan Üçüncü ve ortak arkadaşımızın oturduğu sıraya gidip onlarla muhabbet ediyordum. Her şeye ikisi birlikte karar vermeye başlamışlardı yavaş yavaş, kızların o bilindik her yere birlikte gitme alışkanlığı baş göstermişti. Tuvalete, koridora, kalorifer peteği yanına, pencere önüne, kantine, bahçeye ve aklınızın gelebileceği her yer beraber gitme isteği… Bir yere giderken sürekli bana da sesleniyorlardı ve ben bu durumun ne kadar gülünç olduğunun henüz farkında değildim. Biraz yadırgıyordum ama henüz bu konuda sitem edecek kadar samimiyet kurmamıştık. Örneğin ben tuvalete, fotokopiye giderken ya da öğretmenler odasına giderken kimsenin yoldaşlığına ihtiyaç duymuyordum. Ama diğer iki arkadaşımın tek başlarına bir şey yapması sanki mümkün değildi. İlerleyen günlerde tuvalete birlikte gitmekten ciddi anlamda sıkılmaya başlamıştım. Çok hassas bir burnum vardır ve duyumsadığım her kokuyu onun katları şeklinde arttırıp hissedebilirim. Ve lise tuvaletlerini az çok tasavvur edebilirsiniz, çoğu zaman ne kadar havasız ve iğrenç koktuğunu, insanın neden girmek istemeyişinin nedenleri gözünüzde canlandırabilirsiniz.

Erkekler tuvaletinde durum nasıl bilmiyorum ama kızlar tuvaletinde bir de sosyal bir ortam havası vardır. Açıklamak gerekirse sevgilisi ile kavga etmiş, arası bozulmuş bir kızın tüm arkadaşlarıyla birlikte ilk uğradığı yer tuvalettir, hoşlandığı çocuk ile karşılaşmış ya da bu konu ile ilgili anlatılacak bir şey varsa ve vakit kısıtlı ise genelde tuvalete gidilir, can sıkıntısından ağlamak isteyen kız da tuvalete gider, en yakın kız arkadaşına diş bilemiş kızlar da ona hak veren kızlar ile tuvalete gider, makyaj yapanlar, tuvaletteki kalorifere yapışanlar falan derken genel olarak tuvalet ve kızlar arasındaki ilişki: kızlar lisede tuvalete gider. Hem de her türlü sosyal, duygusal durumda bu görevi hakkıyla ve belli bir bilinç ile yerine getirirler. Ben de tuvaletin kokusundan ve hoşlanmak bir yana dursun, bende buram buram kaçma isteği uyandıran bu topluluğu nefes almak istediğim her tenefüs arasında görmekten usanmak üzereydim. Ama durumun saçmalığını karşı tarafa açıklamak hiç kolay değildi, bunun için ders araları genelde böyle geçiyordu. Bir de sınıfın o dönem nasıl bir ruh halinde ve karakterde olduğunu toy halimle bir türlü tahlil edemediğim bir grubu vardı. Sonradan anlayacağım kadarıyla hiçbiri boş insanlar değillerdi, hepsinin belli yetenekleri, hoşlandığı şeyler, uğraşları vardı. Üniversitede gördüğümüz çabucak kaynaşan bohem gruplara benzetiyorum şimdi biraz biraz. Vaktimi bazen onlarla geçiriyordum. Ama çok ilginç geliyorlardı sürekli, kendi kafasındaki kıyafet tasarımları yapan, her zaman elinde Vogue dergisi olan, boynu bükük ateşli komünizm savunucusu olan, faşizmden nefret edip kendi ait olduğu insan ırkı konusunda üstün düşünceleri olan falan falan derken hayli karışık bir topluluktu. Yavaş yavaş insanları tanımaya başlıyordum, dostluklar kurulmaya başlıyordu ve ben tam bu noktada koptum. Öyle bir kabuğuma çekildim ki kimse kurtaramazdı beni. Evde ve bende ilginç sorunlar ortaya çıkmaya başladı.

İlginç bir ergenlik döneminin eşiğindeydim artık. Benden altı yaş küçük kardeşimin yaptığı her hareket dünyadaki en aptal davranış olarak gelmeye başlamıştı. Anneme ve babama kızgındım. Hatta babamdan nefret ediyordum. Annem hiçbir şeyi umursamıyordu, hiçbir şey bilmiyordu, anlamıyordu, anlaşamıyordu, beklentileri çok farklıydı. En büyük çocuğuydum ve ergenlik denen şeyin ne olduğunu annem daha önce bu kadar net görmemişti. Aramızdaki kuşak farkı çok derindi. Annem kırkını, babam ise elliyi geçkindi. Aramızda yarım asır vardı ve ailem bu açığı kendi hayat şartlarından dolayı kapatamamışlardı. Kendi çocuklarının bir anda nasıl bir sinir topu, sorun makinesi haline geldiklerini anlamıyorlardı. Onlar için suçlu bendim ve benim için de suçlu herkes ve her şeydi. İlk sınavlar gelmişti, ben kafamı toplayamıyordum. Sınavlarım kötü geçiyordu, eskiden dersler konusunda var olan kendime güvenim sarsılmaya başlamıştı.

Sorgulamak istiyordum var olan her şeyi, gelenekler neden vardı? Gelenekleri yıkmak ne demekti? Tanrı var mıydı? Tanrı mıydı yoksa Allah mıydı? Neden Tanrı denilince dindar biri sinirleniyordu? Her şey kesin olabilir miydi? Ya da her şeyin belirsiz olması mümkün müydü? Evren neydi, var oluşu neye dayanıyordu? Diğer dinler nasıldı? İnsanlar neye inanıyordu? İnançlarını nasıl yaşıyorlardı? Diğer kültürler nasıldı? Ve kafamda tonlarca soru oluşmaya başlamıştı. Bu soruların oluşmasında beni farkında olmadan yönlendiren sevgili sıra arkadaşımın da payı vardı. Kafamın çalıştığını hissediyordum fakat esasen bir çözüm yolunu bulma ihtimali yoktu çoğu soruma karşılık. Evdeki herkes ile kavga ediyordum. Huzursuzdum sürekli, eve gelince dışarıdaki sakinliğimden eser kalmıyordu. Ama evdeki özel durumumdan hiç kimseye bahsetmiyordum. Hem utanıyordum bu sorunlardan hem de bu konuda dertleşebileceğim kimse yoktu. Kimsenin özelime ve derinime inmesini, beni tam anlamıyla açıkta bırakmasını istemiyordum. O zamanlar bu kadar temkinli davranmak sonradan işime yarayacaktı. Ben böyle çalkalanırken günlük sıradan tuvalet rutinimizi etkileyecek bir şey oldu: 

Bir anda Bayan Üçüncü birinden hoşlanmaya başladı. Bu sır ile üç kişinin arasındaki samimiyet tam anlamıyla resmileşmişti.

6 Şubat 2016 Cumartesi

Bayan Nobody-2 Lisenin İlk Günü

Lise yıllarıma şu an dönüp baktığımda çok dışlandım ve saçma bir insan olarak görüldüm. Gerçi tam olarak dışlanmak da denilemez buna, ben kendi kendimi dışlıyordum. Çoğu zaman ağzımı açmama yardım edecek tek kelimem bile yoktu. Erkeklerin peşinde deli divane olduğu kızlardan da değildim, popülaritem yoktu. Ya da bilmem neyin kızı diye de bilinmiyordum. Bu bizim okulda çok önemli bir durumdu, bilmem neyin yönetim kurulu üyesi olmak, falanca milletvekilinin oğlu olmak falan da falan… Okula gelen makam araçları ile hiç yarışmadım zaten. Ki benim gibi orta seviyeden, hatta daha çok düşük seviyeye yakın bir aileye sahip birisi bu yarıştan başarılı ile çıkamazdı. Şu an bir anlamı yok benim için ama o zamanlar gözüm baya korkmuştu bu görkemden. Yani anlayacağınız herhangi bir etiketim yoktu, lisede sınıfta insanlara verilen lakaplar benim için hiç verilemedi. Çünkü tanımlanmaya yetecek bir şeyim yoktu. Sizinde anlayabileceğiniz üzere tam anlamıyla Bayan Hiçkimse’ydim.

Fakat geçmişte böyle değildi. İlkokulda hep çocukluk arkadaşlarım ile beraberdim, sınıf birincisiydim. Sınıf birincisi olmak benim geldiğim yerde herkesin gözdesi olmaya yeter. Fakat o zamanlarda da arkadaşlarımın konuştukları şeylerle alakam olmazdı. Mesela âşık oldukları çocukları konuşurlardı ya da televizyondaki dizileri. Ben de bir ara özenip birilerine âşık olmuştum fakat görselliğim bunu mümkün kılmıyordu. Gidip kimseye çıkma teklifi falan da etmedim ya da mektuplar yazmadım tabi. Sadece saçma bir şekilde arkadaşlarla konuşuyorduk o kadar. Âşık olduğum çocuk benim için bir konuydu, daha ötesi değil. Biriyle bir şeyler paylaşma zevkinin ilk adımı. Eğer dizi izlemiyorsam bir yerden arkadaşlarıma tutunmam lazımdı. Ben de birine âşık oldum bu şekilde. Hatta sınıf birincisi olduğum için tüm itici görselliğime rağmen beni sevenler falan oldu, notlara âşık olmanın ilginçliğine o dönem çok takılmasam da kafam sonradan epey karışmıştı ve bu açık hakaret karşısında biraz üzüldüm. Zekâya vurgun erkekler olabiliyor yani ilkokulda. Ama yine de herkes ile konuşup sözümü dinletebiliyordum, insanlar beni dinliyordu, öğretmenler önemsiyordu. Evde ne kadar sorun yaşarsam yaşayım çoğu insanın ailesi de benim ailem gibiydi. Ben ne yaşıyorsam hemen hemen onlar da aynısını yaşıyordu. Daha farklı bir aile muamelesini sadece televizyondan görüyordum ki, onlar da tamamen bir hayal ürünüydü benim için.

Ama lise, ilkokul ile hiç alakalı olmadı, notlarım yaşadığım çalkantı ile bir anda düşüşe geçti. Ve bu evrede hiç arkadaşım yoktu. Az ama öz arkadaşlarımı kazanmam da daha epey zaman alacaktı. Ve sınıftaki insanlar ile de neredeyse sohbet edecek herhangi bir şeyim yoktu günlük yaşantımdan başka. Öyleki televizyon bile izlemiyordum, doğamdan gelen bir neşe ya da komedi yoktu, güzel bir hitabet yeteneği bana ihsan edilmemişti, hatta konuşurken adam gibi cümle bile kuramıyordum, insanları cezp edecek herhangi bir niteliğim yoktu. Donuk bakışlarım ile de insanları baya bıktırdığıma eminim, onun için sohbeti aranılan bir insan değildim pek.

Önce yanlış arkadaşlıklarım oldu, sonra onlar tarafından bir anda ortada bırakıldım. Hala nedenini bilmiyorum. Ve o bir yıl neredeyse tamamen yalnız geçti. Tek başıma oturuyordum bile denilebilir. Sınıfın duvar tarafında en arka köşesindeydim ve yanımdaki insan sürekli değişiyordu. Çok çeşitli insanlar oturdu yanımda, ilk kiminle başladı anımsıyorum. Lisenin ilk günü şöyleydi;
Sabah çok erken geldim okula, evim baya uzak olduğu için yolun ne kadar süreceğini kestirememiştim. Babam vardı yanımda. Kızını ilk kez bu kadar uzağa gittiğini düşünerekten kendisi de gelmişti. Bana pek güvenmiyordu. Oysa hevesli oluşumdan ötürü her şeyi bir şekilde öğrenirdim, öğrendim de. İlk bir hafta beni aktarma yaptığım yerden aldı sürekli. Tam bir anlaşmazlık timsaliydik, anlaşamamazın nedenlerine fazlaca değineceğim ileride.

Babam o sabah ne zaman gitti tam olarak hatırlamıyorum. Onunla çevreyi epey bir turladık okul saati gelene kadar.  O gün kendi kendime söz vermiştim. İlkokuldaki gibi olmayacaktı, sınıfta herkes ile arkadaş olacaktım. Aramı herkes ile iyi tutacaktım. Herkes muhabbetimi sevecekti. Böyle bir şey mümkün olabilir mi, hala bilmiyorum. Bir insan nasıl herkes ile çok çok iyi olabilir ki? Bizim sınıfta öyle biri yoktu mesela, en azından arası benimle iyi olmadığı için ben dışta kalıyorum. Ve ondan dolayı herkes ile iyi olma genellemesi tamamen ortadan kalkıyor. Her neyse, sınıflara girdik, bende bir cam kenarı merakı vardı, ilk hevesle birkaç kişi ile direk tanışmıştım ve gidip birlikte oturduk. Tabiî ki cam kenarından bir yer seçtik. Telefonlarımızı falan aldık birbirimizin. O zamanlar çağın getirdiği yeni telefonlara göre sadece arama yapan ve mesaj gönderen bir telefonum vardı. E250’nin modasının artık yavaş yavaş geçtiği dönemdi. İlk arada sınıfta biz konuşuyorduk biraz biraz. Ama hiç kimse dışarı çıkmadı ya da konuşmadı. Dershaneden ya da ilkokuldan arkadaş olanlar birbirini ziyaret etti ama ben kendi okulumda düz liseye gitmemiş tek öğrenciydim. Ve bir arkadaşım yoktu. Sadece ilkokuldaki Türkçe öğretmenim, komşularının kızı ile aynı liseye gittiğimi ve onunla tanışmam gerektiğini söyledi. Ama o konuya sonra değineceğim. İlk gün tasasız ve dertsiz geçti. MSN grubu kurduk hatta. Ve bir B sınıfı olma durumu vardı ki, benimle birlikte çoğu arkadaş hep A sınıfı olmuştu o güne kadar. Büyük değişim tabi, bunu da acaba dönüm noktası sayabilir miyiz? Pek sanmıyorum, ama şansımı denemek istedim.

Ertesi gün de aynı kararlılıkla ama biraz daha geç çıktım evden. Herkesle arkadaş ol, herkesle arkadaş ol, herkesle arkad… Bu düşünceyi sürekli tekrar etmesem de bilinçaltımda sadece bu vardı, artık bunun farkındayım. Ve bir anda sınıfa girince şok oldum, çünkü yerler değişmişti ve ben artık hocanın önündeki sıradaydım. Ama ilk gün oturduğum kişi ile oturdum, tatlı bir kızdı. Biraz garipti muhabbeti, ama eğlenebiliyorduk. Beraber takılıyor, şakalaşıyorduk, onun okula üçüncü girmiş olmasıyla ilgili sürekli açtığı muhabbeti dinliyordum. 

O gün mü, yoksa bir süre sonra mı bilmiyorum ama sınıf öğretmenimiz Bayan İngilizce yerlerimizi değiştirme kararı aldı. O kısım çok taze değil hafızamda. Herkesi tahtaya çıkardı ve kiminle oturmak istediğimizi falan sordu. Sıra arkadaşım Bayan Üçüncü ile aram iyiydi fakat ortak konuştuğumuz bir kız daha vardı. Bayan Üçüncü ortak arkadaşımızı seçti ve onun yanına doğru ilerledi. Fakat bu bende bir üzüntü falan uyandırmamıştı, hatta bir vefa sorumluluğundan kurtarmıştı. Böylece yeni arkadaşlıklar kurabileceğim mecralara yelken açacaktım.Fakat şimdi düşününce ne kadar hazin olduğunu görebiliyordum, kimseyi açıkça etkileyememe ve kendimi insanlara sevdirememe durumum baş göstermeye başlamıştı. Oysa insan kendi gibi olmalı, neden sürekli birilerine kendimi sevdirmek zorunda olmalıydım, bilmiyorum. Doğuştan gelen bir sevilme isteği var üzerimde, sanırım hala var. Ama daha az, en azından öyle umuyorum. 

Konuya geri dönersek böylece kafadan iyi olduğum iki arkadaşım yan yana oturuyordu. Onlar sağlamdı ve ben de bir şekilde bir yere yerleştim. Ama nasıl oldu hatırlamıyorum, duvar kenarı üçüncü sıraydı. Yeni sıra arkadaşım Bay BendenFarklı’ydı. Ve bir anda önümde, arkamda tamamen sınıfın klasik komik erkek grubu vardı. Bir kız grubuna tutunmak, sınıfta ayrık otu olmak istemeyen bir kız için çok önemlidir. Fakat ben halimden oldukça mutluydum, hatta hala o günden dolayı mutluyum.


Bayan Nobody-1 Olmak

Hayatta birçok dönüm noktası vardır. Ve her dönüm noktasının kendine has özellikleri, birbirinden farklı keskin kenarları, özünde başka duyguları barından bir havası vardır. Bugün de öyle bir gün sanırım. Bir dönüm noktası ve bu dönüm noktasının üzerinden vakit geçmeden, sisler dağılmadan ben kendi incelememi henüz yapamıyorum. Hala ruhum bedenimin üzerinde kurşun bir yelek gibi, söylemek istediğim şeyler boğazımda ve gözlerimde düğümlenmiş durumda. Ama onları açığa çıkartmamak konusunda oldukça iyiyimdir, o düğümler asla dışarıya açılmayacak biliyorum. En azından bu dönüm noktası için.

Bir tartışmanın ve benim gözlemlediğim kadarıyla bir savaşın ortasında insan çoğu kez tarafsız kalamaz. Karşınızdaki insan için tarafsızlık bile aslında bir tarafın daha çok hakkını savunur ve yine ona göre kendi için önemli olan düşüncenin hakkını daha az verir. Bunun için tarafsızlık yeleği çoğu zaman sizi bu konuma gerçekten taşımaz.

Ve sevmem gereken insanlarla, çok yakın olmam gereken insanlarla birlikteyken kendimi bir anda bu savaşın içinde buluyorum. Bu öyle bir savaş ki dost denilebilecek hiç kimsenin olmadığını düşünüyorsunuz o an. Özellikle karşınızdaki kişi on dört yaş dolaylarında bir ergen ise vay halinize. Her ergenlik çağındaki insan için demiyorum ama en azından benim tanıdığım ergen kişiyi gerçekten anlamıyorum. Açılmamakta da kendisi oldukça ısrarlı ve bu kişinin kardeşim olduğunu düşündükçe kimi zaman büyük bir üzüntü duyuyorum. Onu anlamıyorum, hislerinin ne olduğunu, en sevdiği rengi, en sevdiği yemeği bilmiyorum. Bildiklerim hep olumsuz özellikler; kitap okumaz, film izlemez, herhangi kültürel aktiviteyi dünyanın en saçma uğraşı olarak görür. Acınası bir hayatın hayalini kurar, gerçekler belki benim acınası dediğim şeyler fakat insan çok genç bir yaşta hayatın ana damarlarını kesip atamaz, atmamalı. Bu yıllarda yollar çok bulanıktır, insan nereye gideceğini bilemez, ona neyin ve hangi olayın yön vereceği konusunda çok fikri yoktur. Özellikle Türkiye gibi bir eğitim sisteminin içerisinde yoğurulup yetişen bir öğrenci için lisenin ilk yıllarının bir anlamı yoktur çoğu zaman. Nereden bildiğim konusu ise tamamen subjektif olarak kendi düşüncem ve yaşadıklarım.

Benim için lisenin ilk yılları kargaşaydı, arayıştı, ailemden kazanmadığım ve görmediğim düşüncelerin beynime akışı ve onu neredeyse yakma noktasına getirmesiydi. Kitap okuma alışkanlığı, film seyretme isteği, herhangi bir konuda derin bilgiye sahip olma içgüdüsü getirmişti bana. İnsan kelimesinin anlamını ırk ile değiştirmemeyi öğrendim, herkesin gözyaşının aynı renk olduğunu ve neredeyse herkesin dışkısının da aynı renk olduğunu öğrendim. –lütfen sağlıkçılar konuyu saptırmasın.-  Dünyanın oturduğum ilçeden ibaret olmadığını gördüm, neredeyse adamakıllı ilk kez mahalle dışına çıkıyordum. Her şey farklıydı ve ben öğrenmeye, her şeyi absorbe etmeye yemin etmiştim sanki.

Ailemin kardeşime de, bana da sosyokültürel açıdan çok şey sağlamadığını biliyorum. Gelişimine katkı sağlayacak en ufak bir şey dahi yapmamışken hatta önüne tonlarca set çekmişken onu suçlamak çok da faydalı değil, bunun fazlasıyla farkındayım. Fakat ne yapacağımı ben de bilmiyorum.
Yaklaşık olarak bile istediğim hayatı yaşayamasam da bunun hakkında umutlanabiliyorum, iyi ve bilinçli bir ailenin ne demek olduğunu ve insanın hayatında ne gibi farklar yaratabileceğini hayatımın bugüne kadar olan her aşamasında gördüm. El üstünde tutulan çocuklar ile kendi kendine düşe kalka ilerleyen çocuklar arasında zorlanma açısından büyük farklar oluyor. Fakat bunda annem veya babamın da tam anlamıyla ne gibi bir suçu olabilir ki? Özellikle onların da anne babası gibi bir etken varken ortada, yani dedelerim. Okumak onlar için önemli, fakat bunun nasıl sağlanacağı konusunda en ufak bir fikirleri yok. Ödev yapmak önemli, dersler 90-100 olsun, çocuk takdir alsın, bunlar önemli. Fakat alamıyorsa ne yapılacak? Hiçbir fikir yok, ben alıyordum onun için çok üstelemeye gerek yoktu. Peki, çocuğun yüzme öğrenmesi, bir müzik aleti çalması ya da herhangi bir dil konuşması bunlar tamamen önemsiz mi? Karakter olarak düzgün yetişmesi önemsiz mi? Yine hiçbir fikir yok tabi, önce bir okusun her şey olur sonra… Onlar için okuduktan sonra da onların sadece okul bitirmiş formları olmamız yeterli, fazlası önemli değil. Bir de namaz kılsın yeter. Hep onlar diyorum, ama buradan ebeveynler anlaşılmıştır diye umuyorum.


Kendi geçtiğim çoğu noktadan geçmesini kardeşimden de bekliyordum, çünkü o benim kardeşimdi. Ama öyle olmadı. Hatta beklediğim tek bir şey çıkmadı. Yönünü kaybetti, savruldu, kendi içtiği sigaranın dumanında kayıp ve içmiyorum diye ettiği her yalan yeminin arkasına saklanıyor. En hoşlanmadığım seviyedeki kültür düzeyinde ve en nefret ettiğim alışkanlıklara sahip. Aslında başladığı noktada hala ve ben de o noktadan başladım neredeyse. Tabi onun kadar eksilere inmedim, başlangıç çizgisinin bu kadar gerisini boylamadım. Ama eğer bir sıfır noktası ele alacaksak bu noktayı lise başlangıcım olarak ele almak isterim.